Son yıllarda çocuklar ve gençler hakkında en sık duyduğumuz eleştirilerden biri şu: “Yeni nesil çok dayanıksız.”
Zorluklara tahammül edemedikleri, çabuk vazgeçtikleri, kaygılı ve kırılgan oldukları söyleniyor. Ancak bu yargıyı dile getirmeden önce, yalnızca bir eğitimci olarak değil, yetişkin bir birey olarak şu soruları sormak zorundayız:
Biz onlara nasıl bir dünya bıraktık?
Sağlıklı bir toplumsal yapı mı devrettik?
Güvenli, öngörülebilir bir gelecek mi sunduk?
Ekonomik olarak istikrarlı, iklim açısından umut vadeden, sosyal olarak tutarlı bir düzen mi inşa ettik?
Bu soruların çoğuna dürüstçe verilen yanıt ne yazık ki çoğu zaman “hayır” oluyor. Buna rağmen, bozduğumuz düzenin, yıprattığımız ekosistemin, kırılgan hâle getirdiğimiz ekonominin ve belirsizliklerle dolu bir geleceğin ortasında, çocuklardan yüksek sorumluluk, güçlü bir psikoloji ve sarsılmaz bir dayanıklılık bekliyoruz.
Ne verdik ki, ne istiyoruz?
Gelişim psikolojisi bu noktada oldukça nettir:
Çocuklar ve gençler, yalnızca kendilerine söylenenleri değil, içinde büyüdükleri dünyanın duygusal iklimini içselleştirirler. Bugünün çocukları; sürekli krizlerin konuşulduğu, geleceğe dair net yanıtların olmadığı, “ne olacağını kimse bilmiyor” cümlesinin sıradanlaştığı, yetişkinlerin dahi kendi kaygılarını düzenlemekte zorlandığı bir dünyada büyüyor. Böyle bir bağlamda yetişen bir bireyden yüksek stres toleransı, uzun vadeli plan yapma becerisi ve güçlü psikolojik dayanıklılık beklemek gerçekçi değildir.
Psikolojik dayanıklılık, çoğu zaman bireysel bir kişilik özelliği gibi ele alınsa da, bilimsel veriler bunun büyük ölçüde çevresel ve toplumsal koşullarla ilişkili olduğunu göstermektedir. Güven duygusu, süreklilik algısı ve geleceğe dair umut; dayanıklılığın temel bileşenleridir. Bu bileşenler zedelendiğinde, bireyin kaygı düzeyinin artması, belirsizliğe karşı toleransının azalması kaçınılmazdır.
Daha da önemlisi, yetişkinler olarak çoğu zaman kendi sorumluluklarımızı erteleyip, geleceğin yükünü çocukların omuzlarına bırakıyoruz. “Onlar düzeltecek”, “gelecek nesil daha bilinçli olacak”, “çocuklar bizim hatalarımızı telafi edecek” söylemleri, ilk bakışta umut dolu gibi görünse de, psikolojik açıdan ciddi bir yük anlamına gelir. Henüz gelişimsel olarak kimliklerini, sınırlarını ve benlik algılarını inşa etmeye çalışan bireylere, soyut ve ağır bir “geleceği kurtarma” misyonu yüklemek adil değildir.
Çocukları ve gençleri sürekli “gelecek” olarak tanımlamak, onları bugünden koparan bir bakış açısıdır. Oysa çocuklar geleceğe ait değil, bugüne aittir. Bugünde ihtiyaçları vardır: anlaşılmaya, korunmaya, rehberliğe, sınırların netliğine ve yetişkinlerin sorumluluk almasına ihtiyaç duyarlar. Sürekli geleceğe yatırım yapılması gereken varlıklar gibi görülmeleri, onların bugüne dair deneyimlerini değersizleştirir ve psikolojik olarak “henüz yeterli değilim” duygusunu besler.
Bu durum, özellikle kaygı bozuklukları, tükenmişlik hissi ve değersizlik algısı üzerinde belirgin etkiler yaratmaktadır. Sosyolojik ve psikolojik araştırmalar, belirsizlik ortamında büyüyen kuşaklarda kontrol duygusunun zayıfladığını, uzun vadeli hedef kurma becerisinin azaldığını ve gelecek kaygısının daha erken yaşlarda ortaya çıktığını göstermektedir. Bu, bireysel bir zayıflık değil; sistemik bir sonuçtur.
Elbette burada bir genelleme yapılmamaktadır. Her yetişkin sorumluluktan kaçıyor değildir ve her çocuk da kırılgan değildir. Dayanıklı, umutlu, güçlü gençler vardır; sorumluluk alan, farkındalıkla hareket eden yetişkinler de vardır. Ancak bilimsel ve sosyolojik veriler, baskın eğilimin bu yönde olduğunu ve yapısal sorunların bireysel psikoloji üzerinde ciddi etkiler yarattığını ortaya koymaktadır.
Bu nedenle asıl sorulması gereken soru şudur:
Çocuklardan ne beklediğimiz değil, yetişkinler olarak bugün ne yaptığımız.
Çocuklara dayanıklılığı öğretmeden önce, onlara dayanabilecekleri bir dünya sunmak zorundayız. Geleceği emanet etmekten önce, bugünün sorumluluğunu almak zorundayız. Aksi hâlde, çocuklardan talep ettiğimiz güç, onların değil, bizim eksikliğimizin bir telafisi olmaktan öteye geçmeyecektir.
Ve bu, ne psikolojik olarak sağlıklıdır ne de kuşaklar arası adaletle bağdaşır.
Didem Sezer
Özel Kültürlü Gelecek Okulları Kurucusu
Eğitimci & Danışman