İnsanlığın Yarısı, Mücadelenin Tamamı
Benden bu yazıyı yazmam istendiğinde önce kalemimi sorguladım. Yazacaklarımın gücünü, bilgisini, tarafsızlığını ve adaletini düşündüm. Her kelimeyi tarttım, her cümlenin ağırlığını omuzlarımda hissettim. Bugün hâlâ kadının insandan öte bir sıfatla anıldığı bir dünyada, kadın bir yerden değil de insan bir yerden yazmak istediğim için yaptım bunu. Çünkü meselenin cinsiyet değil, insanlık olduğuna inandığım bir yolda yürüyorum. Yolculuğumda pesimist biri hiç olmadım; olmayacağıma inandığım bir noktada, umudun her zaman var olduğunu bildiğim bir yerde duruyorum.
Yüzyıllar boyunca kadın; etiketlerle tanımlandı, sınırlarla çevrildi, önyargılarla açıklanmaya çalışıldı. Hakkında konuşuldu, adına kararlar verildi, çoğu zaman sesi duyulmadan hikâyesi yazıldı. Oysa bütün bu tanımların ötesinde değişmeyen bir gerçek var: Kadın, her şeyden önce insandı. Ve insanın hikâyesi hiçbir kalıba sığmayacak kadar derindir. Bu yüzden kadın kimliğimi bir kenara koyup kalemi yeniden elime aldım. Geçmişin yaralarını tek tek saymak için değil, geleceğin ihtimalini konuşmak için yazıyorum. Kadını yalnızca acıların, istatistiklerin ve mağduriyetlerin içinde anlatmak istemedim. Çünkü bir insanı yalnızca çağlar boyu yaşanmış acılarla tanımlamak, onu eksik bırakmaktır.
Etiketlerle tanımlanan, sınırlarla çevrilen, önyargılarla açıklanmaya çalışılan bir kimlik olarak yaşam sürmüş kadına umut olmak için; bir kadın sesiyle değil, bir vicdanın gücüyle yazmaya niyet ettim. Dengenin sesini susturmadan…
Çok sevdiğim bir konuşmacı, bir gün şunu sormuştu:
“Kadın doktor, kadın mühendis, kadın yönetici, kadın muhabir… Peki neden ‘erkek doktor’ ya da ‘erkek yönetici’ demiyoruz?”
İlk bakışta basit bir soru gibi görünebilir. Ama dilin farkında olmadan zihinlerimize nasıl sınırlar çizdiğini gözler önüne serer. Bir mesleğin önüne “kadın” kelimesini eklediğimizde, aslında o mesleğin varsayılan sahibinin erkek olduğunu kabul etmiş oluruz. Erkeklik görünmez bir norm hâline gelir; kadın ise istisna olarak yanına eklenen bir tanımlamaya dönüşür. Oysa bir doktor doktordur, bir mühendis mühendistir, bir yönetici yöneticidir. Mesleklerin cinsiyeti yoktur; emekleri, bilgileri ve sorumlulukları vardır.
Tarihin uzun sessizliği de bunu doğrular. Antik çağlarda kadının adı yoktu. Orta Çağ’da iradesi yoktu. Modern çağda hâlâ eşitliği tartışıyoruz. Oysa kadınların eşitlik mücadelesi dün başlamadı. 1857’de New York’ta dokuma işçisi kadınlar daha insanca çalışma koşulları talep ettikleri için yanarak öldü. 20. yüzyılda kadınlar oy kullanabilmek, temsil edilebilmek ve görünür olabilmek için sokaklara çıktı. Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı 1934’te tanındı. Bu bir lütuf değildi; gecikmiş bir teslimdi. Ama sorun orada bitmedi; yalnızca biçim değiştirdi.
Bugün hâlâ “kadın pilot”, “kadın bilim insanı”, “kadın doktor” diyoruz. Çünkü bilinçaltımızda norm hâlâ erkek; kadın ise istisna. Başarı gösterdiğinde şaşırılıyor, yükseldiğinde sorgulanıyor, güçlü olduğunda ya sert bulunuyor ya da “fazla” olarak etiketleniyor. Dünyanın birçok yerinde hâlâ çocuk yaşta evlendiriliyor, eğitimden mahrum bırakılıyor, aynı işi yapmalarına rağmen daha az ücret alıyorlar. Savaşlarda kadın bedenleri savaş alanına çevriliyor; göç yollarında en büyük riskleri yine kadınlar taşıyor. Dijital çağda şiddet biçimleri değişti, ama acı gerçek değişmedi: kadınlar hâlâ öldürülüyor. Sadece “hayır” dedikleri için. Sadece yaşamak istedikleri için. Her istatistik aslında bir isim, her sayı yarım kalmış bir hayattır.
Toplum kadınları yüceltirken aynı anda sınırlar çiziyor: “Baş tacı” der ama karar mekanizmalarına dahil etmiyor; “Anne kutsaldır” der ama bakım yükünü yalnız bırakıyor; “Kadınlar çiçektir” der ama o çiçekleri korumuyor. Oysa biz çiçek değiliz. Biz insanız. Kadınlar Günü bir kutlama günü değildir; dünya tarihinin en uzun süren eşitlik mücadelesinin hatırlatıldığı gündür. Eşitlik bir nezaket meselesi değil, bir medeniyet ölçüsüdür. Bir toplumda kadın korkuyorsa, o toplum özgür değildir. Kadın susuyorsa, o toplum demokratik değildir. Kadın öldürülüyorsa, orada insanlık eksiktir.
Ve işte tam da burada, susturulmuş seslerimizi yükseltme zamanı geldi. Artık “kadın” kelimesinin ardına saklanan sınırları, kalıpları ve önyargıları parçalama zamanı. Her birimiz, kendi kelimelerimizle, duruşumuzla bu haksız normları yıkacak güce sahibiz. Çünkü her insanın sesi eşit derecede güçlüdür; her insanın kararı, her insanın adımı dünyayı değiştirebilir. Artık beklemeye hakkımız yok. Sözlerimizi güçlü kullanma, cümlelerimizi özgürlük ve adalet için kurma zamanı. Sadece kendi haklarımız için değil; gelecek kuşaklara miras bırakacağımız bir dünyayı inşa etmek için.
Dil, en küçük ama en etkili devrim alanıdır. “Erkek adam ağlamaz” dediğimizde erkeklerin duygularını bastırırız. “Kız gibi ağlama” dediğimizde çocukları küçük düşürür, duygularını cinsiyetle sınırlarız. Trafikte “bayan sürücü var dikkat et” dediğimizde kadınların yetkinliğini sorgular, görünmez normları güçlendiririz. Mesleklerde de aynı durum geçerlidir: bir doktor, bir mühendis, bir yönetici cinsiyetle ölçülmez; başarı, liyakat, emek ve bilgiyle ölçülür.
Toplumsal dönüşüm çoğu zaman büyük sloganlarla değil, küçük farkındalıklarla başlar. Bir kelimeyi değiştirmek, bir düşünceyi değiştirmek demektir. Düşünce değiştiğinde davranışlar, davranışlar değiştiğinde toplum yavaş yavaş başka bir yere dönüşür. Kullandığımız kelimeler yalnızca cümle kurmaz; dünyayı kurar.
Sözlerimizi, cümlelerimizi, dili ve düşünceyi dönüştürmek, en gerçek mücadeledir. Kelimelerin gücüyle başlamak, kalbimize ve vicdanımıza ses vermekle başlar. Kendimize güvenelim, örnek olalım ve yeni nesle kurduğumuz kelimelerle dünyayı yeniden yazalım.
Ve en kolayı, en gerçekçi başlangıç: dilimizden, sesimizden, bize söylenenleri duymaktan, anlamaktan, algılamaktan ve değişimden başlamak. İşte o an, sözlerin gücünü tüm çıplaklığıyla hissedeceğimiz, dünyayı yeniden kuracağımız andır.
Mesele ne kadın ne de erkek; ne biri fazla ne diğeri eksik. İstediğimiz, feminen bir omurganın üzerinde tek başına dik durmak değil. Mesele, dengede kalmak, eşit olmak; önünde ya da arkasında değil, insan gibi, yan yana insanca… İşte gerçek güç, burada, birlikte durabilmekte, birlikte yürüyebilmekte, insanlığın yarısını eksik bırakmadan, tam bir bütün olarak var olabilmekte gizli.