Bir çocuğun saatlerce ekran başında kalmasına alıştık. Aynı çocuğun on dakika boyunca bir kitabın başında oturamamasına, arkadaşlarıyla sohbet etmekte zorlanmasına, sıkıldığında ne yapacağını bilememesine ise şaşırıyoruz.
Oysa belki de asıl şaşırmamız gereken, çocukların bu kadar erken yaşta dijital dünyanın içinde kendilerine bir hayat kurmak zorunda kalmalarıdır.
Bugün çocuklarımız teknolojiyle doğuyor, teknolojiyle büyüyor. Bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Ancak bir bilgiye ulaşmakla onu anlamak, bir insanla mesajlaşmakla iletişim kurmak, yüzlerce kişiye görünmekle gerçekten görülmek aynı şey değil.
Çocuklarımız her şeye ulaşabiliyor. Peki kendilerine ulaşabiliyorlar mı?
Yıllardır eğitimin içinde olan biri olarak çocukların değişen davranışlarını, dikkat sürelerini, iletişim biçimlerini ve sosyal ilişkilerini gözlemliyorum. Artık çocukların yalnızca ne öğrendikleri değil, nasıl düşündükleri, nasıl hissettikleri ve hayatla nasıl bağ kurdukları üzerinde de durmamız gerekiyor.
Çünkü dijital dünya çocuklara sınırsız seçenek sunarken bazen sabretmeyi, beklemeyi, hayal kurmayı ve hatta sıkılmayı unutturabiliyor. Oysa sıkılmak da çocukluğun bir parçasıdır.
Bir çocuk sıkıldığında yeni bir oyun keşfedebilir, bir hayal kurabilir, kendi düşünceleriyle baş başa kalabilir. Biz yetişkinler ise çoğu zaman çocuklarımızın sıkılmasına fırsat vermeden ellerine bir ekran uzatıyoruz.
Restoranda sessiz otursun diye telefon, yolculukta oyalanması için tablet, yemek yerken dikkatini dağıtacak bir video… Sonra da neden kendi kendine vakit geçiremediğini sorguluyoruz.
Burada ebeveynlere önemli bir soru sormak istiyorum: Çocuklarımızı teknolojiye mi teslim ediyoruz, yoksa kendi hayatımızın yoğunluğu içinde onlara ayırmamız gereken zamanı mı ekranlara devrediyoruz?
Elbette teknolojiyi hayatımızdan çıkarmak mümkün değil. Üstelik doğru kullanıldığında öğrenmeyi destekleyen, üretkenliği artıran ve dünyaya açılan kapılar sunan çok değerli bir araç. Ancak mesele teknolojinin varlığı değil, çocuklarımızın hayatındaki yeridir.
Bir çocuğun dijital dünyada başarılı olması kadar gerçek hayatta kendini ifade edebilmesi, arkadaşlık kurabilmesi, hayal kırıklıklarıyla baş edebilmesi ve duygularını yönetebilmesi de önemlidir.
Eğitim yalnızca akademik başarıdan ibaret değildir. Çocuğun hayatın içinde güçlü, merak eden, sorgulayan ve insan ilişkileri kurabilen bir birey olarak yetişmesidir.
Bu noktada sorumluluk yalnızca çocuklarda değil, biz yetişkinlerde. Elimizden telefonu bırakmadan çocuğumuza ekran süresini azaltmasını söylemek ne kadar etkili olabilir?
Aynı masada oturup birbirimizle konuşmadığımız bir akşamda, çocuklarımızdan güçlü iletişim becerileri geliştirmelerini nasıl bekleyebiliriz? Çocuklar söylediklerimizden çok yaşadıklarımızı öğrenir.
Belki de dijital çağda ebeveynliğin en önemli sorumluluklarından biri, çocuklara ekranı yasaklamak değil, ekranın dışında da yaşanmaya değer bir hayat olduğunu gösterebilmektir.
Birlikte yürümek, sohbet etmek, oyun oynamak, kitap okumak, doğayı keşfetmek, bazen hiçbir şey yapmadan yan yana oturabilmek… Bunların hiçbiri teknolojik bir yenilik değil. Ama bugün çocuklarımızın en çok ihtiyaç duyduğu deneyimler arasında olabilir.
Unutmayalım, geleceğin dünyasında teknoloji kullanabilen çocuklara elbette ihtiyaç olacak. Ancak teknolojiyi ne zaman kullanacağını, ne zaman bırakacağını ve gerçek hayatla bağını nasıl koruyacağını bilen çocuklara çok daha fazla ihtiyaç duyacağız.
Çünkü bir çocuğun hayatındaki en önemli bağlantı internet bağlantısı değil, insanlarla ve kendisiyle kurduğu bağdır.
Çocuğunuzun ekranına ne kadar baktığını biliyor olabilirsiniz. Peki en son ne zaman gözlerinin içine baktınız?
Ayşegül Varol
Özel Kültürlü Gelecek Okulları Kurucusu
Eğitimci | Girişimci | Danışman